Tarihte Yapılmış En Tuhaf 7 Bilimsel Deney: Gerçek Olduğuna İnanmak Zor
Bilim tarihi teleskoplar, aşılar, uzay araştırmaları ve insanlığın hayatını değiştiren keşiflerle dolu.
Bir de bilim tarihinin biraz daha tuhaf tarafı var.
Bunların bazıları bugün bilim tarihinin klasik deneyleri arasında yer alıyor. Bazılarıysa araştırma etiğinin neden gerekli olduğunu oldukça acı biçimde gösteriyor.
İşte tarihte yapılmış en tuhaf bilimsel deneyler ve arkalarında yatan inanılmaz hikâyeler.

1. Milgram Deneyi: Bir İnsan Emredildiği İçin Başkasına Ölümcül Şok Verebilir mi?

1960’ların başında Yale Üniversitesi’nden psikolog Stanley Milgram oldukça rahatsız edici bir soru sordu:
Sıradan insanlar bir otorite emrettiğinde başka bir insana ne kadar zarar verebilir?
Deneye katılan kişilere öğrenme ve ceza üzerine bir araştırmaya katıldıkları söylendi.
Katılımcı “öğretmen”, diğer kişi ise “öğrenci” rolündeydi.
Öğrenci yanlış cevap verdiğinde öğretmenin elektrik şoku vermesi gerekiyordu.
Her yanlış cevapta voltaj yükseliyordu.
150 volt.
300 volt.
375 volt.
Ve sonunda:
450 volt.
Ancak deneyin kritik noktası şuydu:
Gerçekte öğrenciye elektrik verilmiyordu.
Öğrenci rolündeki kişi deney ekibinin parçasıydı.
Katılımcı ise bunu bilmiyordu.
Voltaj yükseldikçe öğrenci rolündeki kişi acı çektiğini belirten tepkiler veriyor, deneyden çıkmak istediğini söylüyor ve sonunda yanıt vermeyi bırakıyordu.
Katılımcı tereddüt ettiğinde araştırmacı devam etmesini isteyen standart ifadeler kullanıyordu.
Sonuç oldukça rahatsız ediciydi.
İlk çalışmanın en bilinen koşulunda katılımcıların yaklaşık yüzde 65’i 450 volt olarak etiketlenen son seviyeye kadar ilerledi.
Gerçekte kimse elektrik çarpmasına uğramadı.
Ama katılımcılar bunu bilmiyordu.
Milgram’ın çalışmaları psikoloji tarihinin en ünlü otorite ve itaat deneylerinden biri haline geldi.
Asıl ürkütücü soru ise deney bittikten sonra kaldı:
Kötü bir davranış gerçekleştirmek için kötü bir insan olmak mı gerekir, yoksa bazen yalnızca güçlü bir otorite yeterli olabilir mi?
2. Küçük Albert Deneyi: Bir Bebeğe Korku Öğretilebilir mi?

1920 yılında psikolog John B. Watson ve Rosalie Rayner oldukça tartışmalı bir deney gerçekleştirdi.
Deneyde literatüre “Little Albert” olarak geçen küçük bir çocuk yer aldı.
Araştırmacılar çocuğun başlangıçta korkmadığı beyaz bir fareyi gösterdiler.
Daha sonra fare gösterilirken arkasında yüksek ve korkutucu bir ses çıkarıldı.
Bu işlem tekrarlandı.
Bir süre sonra çocuk, yüksek ses olmadan beyaz fareyi gördüğünde bile korku tepkileri göstermeye başladı.
Daha da ilginci korkunun bazı benzer tüylü nesnelere de genellenebildiği rapor edildi.
Deney klasik koşullanmanın insanlardaki korkularla ilişkisini göstermek amacıyla yapılmıştı.
Ancak bugün böyle bir çalışmanın ciddi etik sorunlar taşıdığı açık.
Çünkü araştırmacılar küçük bir çocukta bilinçli olarak korku oluşturmaya çalışmıştı.
Üstelik deney sonrasında bu korkunun sistematik biçimde ortadan kaldırıldığına ilişkin güvenilir bir kayıt bulunmuyor.
Modern psikoloji derslerinde Little Albert deneyi yalnızca koşullanmanın değil, araştırma etiğinin neden önemli olduğunun da klasik örneklerinden biri haline geldi.
3. Stanford Hapishane Deneyi: İnsanlara Güç Verildiğinde Ne Olur?

1971 yılında Stanford Üniversitesi’nde psikolog Philip Zimbardo ve ekibi, hapishane ortamındaki rollerin insan davranışını nasıl etkileyebileceğini araştırmak istedi.
Üniversitenin bir bölümünde sahte bir hapishane oluşturuldu.
Katılımcılar rastgele iki gruba ayrıldı:
Mahkûmlar ve gardiyanlar.
Deneyin iki hafta sürmesi planlanmıştı.
Ancak yalnızca altı gün sonra sona erdirildi.
Bazı gardiyanlar aşağılayıcı ve otoriter davranışlar sergilerken bazı mahkûmlar yoğun stres yaşadı.
Deney daha sonra:
“Normal insanlar belirli sosyal rollere girdiklerinde ne kadar değişebilir?”
sorusunun sembolü haline geldi.
Ancak hikâyenin burada önemli bir ikinci bölümü var.
Stanford Hapishane Deneyi’nin yöntemleri ve yıllarca anlatılan klasik yorumu sonraki dönemlerde ciddi biçimde eleştirildi.
Araştırmacıların gardiyanların davranışlarını ne ölçüde yönlendirdiği, deney tasarımındaki sorunlar ve sonuçların genellenebilirliği tartışıldı.
Bu nedenle bugün deneyi:
“İnsanlara güç verirseniz otomatik olarak kötüleşirler.”
şeklinde kesin bir bilimsel kanıt olarak sunmak doğru değil.
Belki de Stanford deneyinin bize verdiği en güzel derslerden biri şudur:
Ünlü bir deney olması, yorumunun sonsuza kadar tartışmasız doğru kalacağı anlamına gelmez.
Bilim biraz da kendi hatalarını kurcalama sanatıdır.
4. Bir İnsan Ne Kadar Süre Uyumadan Kalabilir? Randy Gardner Deneyi

1963’ün sonunda 17 yaşındaki lise öğrencisi Randy Gardner, bir bilim fuarı projesi için son derece kötü bir uyku programı seçti:
Uyumamak.
Gardner yaklaşık 11 gün, yani 264 saat civarında uyanık kaldı.
Deney sırasında uyku araştırmacıları da Gardner’ın durumunu gözlemledi.
Günler ilerledikçe konsantrasyon, hafıza, algı ve ruh halinde çeşitli problemler ortaya çıktı.
Sonunda Gardner uyudu ve uzun süreli uykusuzluğun insan zihni üzerindeki etkilerine ilişkin en meşhur vakalardan birinin merkezine yerleşti.
Burada önemli bir uyarı gerekiyor:
Bu, evde denenmesi gereken eğlenceli bir “rekor” değildir.
Uzun süreli uyku yoksunluğu bilişsel işlevleri ciddi biçimde bozabilir ve sağlık açısından tehlikeli olabilir.
Gardner’ın hikâyesinin ilginç tarafı insanın kaç gün uyanık kalabileceğini göstermesinden çok, uykunun beynimiz için ne kadar vazgeçilmez olduğunu dramatik biçimde ortaya koymasıdır.
İnsanlık bazen bir şeyin önemli olduğunu anlamak için onu 11 gün boyunca ortadan kaldırmayı tercih ediyor.
Oldukça verimli bir türüz.
5. Sovyet Tilki Deneyi: Vahşi Bir Hayvan Birkaç Nesilde Evcil Hale Gelebilir mi?

1950’lerin sonunda Sovyet genetikçi Dmitri Belyaev ve daha sonra çalışmanın önemli liderlerinden biri olan Lyudmila Trut, olağanüstü uzun soluklu bir deney başlattı.
Amaçları evcilleştirmenin nasıl gerçekleştiğini anlamaktı.
Araştırmacılar gümüş tilkiler arasından insanlara karşı daha az korku ve saldırganlık gösteren bireyleri seçti.
Sonra yalnızca bu davranış özelliklerine göre nesiller boyunca çiftleştirme yaptılar.
Sonuç şaşırtıcıydı.
Nesiller ilerledikçe bazı tilkiler insanlara daha fazla yaklaşmaya, temas aramaya ve köpeklere benzer sosyal davranışlar göstermeye başladı.
Davranış değişiklikleriyle birlikte bazı fiziksel ve fizyolojik özelliklerde de değişimler gözlendi.
Deney, evcilleştirme ve seçilimin hayvan davranışlarını nasıl değiştirebileceğini anlamak açısından bilim tarihinin en ilginç uzun süreli çalışmalarından biri haline geldi.
Bir bakıma araştırmacılar evrimin hızlandırılmış bir versiyonunu izlemeye çalışıyordu.
Üstelik deney birkaç haftalık değildi.
Çalışma nesiller boyunca devam etti.
6. Tuskegee Çalışması: Bilim Tarihinin En Karanlık Araştırmalarından Biri

Buradaki örnek “tuhaf” kelimesinin eğlenceli anlamıyla anlatılabilecek bir çalışma değil.
Bilimsel araştırma etiğinin neden vazgeçilmez olduğunu gösteren en ağır örneklerden biri.
1932 yılında ABD Halk Sağlığı Servisi tarafından Alabama’da frenginin tedavi edilmediğinde nasıl ilerlediğini gözlemlemek amacıyla bir çalışma başlatıldı.
Çalışmaya 600 Siyah erkek dahil edildi. Bunların 399’unda frengi vardı, 201’i ise kontrol grubundaydı.
Katılımcılardan gerçek anlamda bilgilendirilmiş onam alınmadı.
Daha da kötüsü, penisilin frengi için etkili ve standart tedavi haline geldikten sonra bile çalışmadaki erkeklere tedavi sunulmadı.
Çalışma ancak 1972 yılında sona erdi.
Tuskegee vakası daha sonra Amerika’daki araştırma etiği düzenlemelerinin değişmesinde önemli rol oynadı. 1974 tarihli National Research Act sonrasında insan katılımcıların korunması, bilgilendirilmiş onam ve bağımsız etik inceleme konusunda daha güçlü sistemler geliştirildi.
Burada çok sık tekrarlanan bir yanlış bilgiyi de düzeltmek gerekiyor:
Araştırmacılar katılımcılara frengi bulaştırmadı.
Hastalığı taşıyan erkekler çalışmaya başladıklarında zaten enfekteydi.
Skandal, hastalığın bilerek bulaştırılması değil; insanların yanıltılması ve etkili tedavi mevcut olduğu halde tedavinin sunulmamasıydı.
Gerçek hikâye zaten yeterince korkunç.
İnternetin ekstra senaryo yazmasına ihtiyacı yok.
7. Bir İnsana Sahte Bir Elin Kendisine Ait Olduğu Hissettirilebilir mi?

1998’de yayımlanan ünlü Rubber Hand Illusion, yani Kauçuk El Yanılsaması deneyinde araştırmacılar oldukça tuhaf bir düzenek kullandı.
Katılımcının gerçek eli görüş alanından gizlendi.
Önüne ise gerçekçi görünümlü kauçuk bir el yerleştirildi.
Araştırmacılar daha sonra kişinin gerçek eline ve gördüğü sahte ele aynı anda benzer biçimde dokunmaya başladı.
Bir süre sonra bazı katılımcılar kauçuk eli kendi bedenlerinin bir parçasıymış gibi hissetmeye başladı.
Daha sonra sahte el tehdit edildiğinde bile güçlü tepkiler ortaya çıkabildi.
Bu deney oldukça derin bir şeyi gösteriyor:
“Bu beden benim.” hissimiz bile beynimizin sürekli oluşturduğu bir algı.
Beyin görme, dokunma ve vücudun konumuyla ilgili bilgileri birleştirerek hangi bedenin bize ait olduğunu hesaplıyor.
Bilim insanları birkaç dakika boyunca doğru duyusal bilgileri verdiğinde beynin:
“Tamam, bu plastik el de bizim.”
noktasına gelebilmesi insanın kendisine duyduğu güven açısından pek yardımcı değil.
Bu Deneyler Bugün Yapılabilir miydi?

Bazılarının aynı biçimde yapılması son derece zor, bazılarının ise etik açıdan kabul edilmesi mümkün olmazdı.
Modern insan araştırmalarında bilgilendirilmiş onam, risklerin değerlendirilmesi, katılımcıların araştırmadan çekilme hakkı ve bağımsız etik inceleme gibi koruma mekanizmaları bulunuyor.
Bu kurallar durduk yere ortaya çıkmadı.
Little Albert, Tuskegee ve bilim tarihindeki başka tartışmalı araştırmalar, “bilimsel bilgi elde etmek” ile “her yöntemin kabul edilebilir olması” arasında çok önemli bir fark bulunduğunu gösterdi.
İyi bir araştırmanın yalnızca ilginç sonuç üretmesi yetmez.
O sonuca nasıl ulaşıldığı da önemlidir.
Bilim İnsanları Neden Bu Kadar Garip Deneyler Yaptı?

Çünkü bilimin sorduğu bazı sorular ilk bakışta saçma görünebilir.
İnsan neden kendisini gıdıklayamaz?
Bir hayvanı evcilleştiren şey nedir?
Korku öğrenilebilir mi?
Otorite karşısında insan davranışı ne kadar değişir?
Bedenimizin bize ait olduğunu nereden biliyoruz?
Sorular tuhaf olabilir.
Ama cevapları insan zihni, toplum ve biyoloji hakkında oldukça önemli bilgiler sağlayabilir.
Sorun sorunun garip olması değildir.
Sorun, cevabı bulmak için neyi yapmaya razı olduğumuzdur.
Bilim tarihinin en ilginç deneyleri tam da bu nedenle iki farklı hikâye anlatıyor.
Birincisi insan merakının ne kadar güçlü olduğu.
İkincisi ise merakın da sınırlara ihtiyaç duyduğu.


